Erdoğan’ın AB trenini hızlandırması şart!.....AB’ye sırtını dönerek demokrasi olmaz!

AKP Genel Başkan Yardımcısı Egemen Bağış, Devlet Bakanı olarak hükümete girdi ve ‘Avrupa Birliği Başmüzakerecisi’ koltuğuna oturdu.

Başarılar diliyorum.

Üç yıllık bir gecikmeyle de olsa isabetli olan ‘model’ benimsendi.
‘Başmüzakereci’liğin, yan bir görev olarak örneğin bir Hazine Bakanı’na veya Dışişleri Bakanı’na bağlanması 2005’den beri pratikte aksadı.

Sonunda doğru yola gelindi.

Ama iş bitmiş değil.

Şimdi bu doğru modelin işleyebilmesi için öncelikle iki nokta öne çıkıyor:

Siyasal kararlılık...

Siyasal destek...

Hükümet, AB konusunda kararlılığını göstermek zorunda. Bu kararlılık en açık şekilde yeniden sergilenmedikçe ‘yeni model’ de işlemez.

Daha doğrusu ciddiye alınmaz.

Siyasal desteğe gelince...

Başmüzakereci Egemen Bağış’ın arkasına siyasal destek olanca açıklığıyla konacak mı?

Bu sorunun muhatabı Başbakan’dır.

Başbakan Erdoğan eğer siyasal desteğini hiçbir kuşkuya yer bırakmayacak biçimde koymazsa, Egemen Bağış hem Ankara’da hem Brüksel’de boşlukta kalır.

Ankara’da bürokrasi kendi içine kapanır ve ‘Başmüzakereci’nin hayatını fena halde zorlaştırabilir.

Egemen Bağış kendini zamanla boşlukta hissedebilir.

Brüksel’de ise sözü önemsenmez. Müzakere masasında söylediklerinin gereğini Ankara’da yapabilecek mi sorusu, Egemen Bağış’ı işlevsiz bırakabilir.

Yinelemek gerekirse:

Erdoğan, yeni başmüzakereci modelinin işlemesini gerçekten istiyorsa, siyasal desteğini Devlet Bakanı Bağış’ın arkasına kararlılıkla koyduğunu belli etmelidir.

Meselenin siyasal boyutu elbette yaşamsal nitelik taşıyor.
Ama bir de teknik tarafı var.

Bağış’ın AB yolunda donanımlı teknisyenlerle çalışmaya büyük özen göstermesi lazım. Devlette, özellikle Dışişleri Bakanlığı’nda işi iyi bilenler var.

Kilit taşlarının seçilmesinde Egemen Bağış, AKP iktidarında kendini bazen çok belli eden, ‘Benden olan olmayan’ tarzındaki cemaatçi anlayışın gölgesinden kaçınmalı ve işin ehli olanlarla çalışmalıdır.

Egemen Bağış hafta sonu görevi Dışişleri Bakanı Babacan’dan alırken, AB’yi “Türkiye’nin en önemli projesi” diye niteledi.

Kendisine katılıyorum.

Gerçekten öyledir.

Türkiye’nin AB projesi tepeden tırnağa bir değişim ve dönüşüm projesidir.

Türkiye’yi demokrasi ve hukukun üstünlüğü yolunda birinci lige çıkartacak olan bir projedir.

Türkiye’nin aş ve iş sorununu çözebilmesi için gerekli dış kaynak ihtiyacını giderecek bir ‘kalite belgesi’dir.

Türkiye’yi Susurluk gibi, Ergenekon gibi kara lekelerden temizleyebilecek bir demokratik hukuk devleti projesidir.
AB’ye sırtını dönerek Türkiye’de demokrasi de olmaz, hukuk devleti de... Ya da AB’ye sırtını dönen bir Türkiye’de demokrasi de, hukuk devleti de ikinci sınıflıktan, bugünkü gibi taponluktan kurtulamaz.

Kendisi de İkinci Dünya Savaşı sonrasında bir barış ve demokrasi projesi olarak tarih sahnesine çıkan AB’ye eğer Başbakan Erdoğan yeniden tıpkı 2003’te, 2004’de olduğu gibi sahip çıkmaya başlarsa, bu ülkede Susurluk’çuları, Ergenekon’cuları, tüm demokrasi düşmanlarını hüsrana uğratmış olur.

2002 sonunu anımsıyorum.

Daha yeni işbaşına gelmiş olan AKP hükümeti, hem IMF’yi, hem AB’yi önemsemez bir havadaydı. İpe un seriyordu her iki bakımdan da...

Sonra değişti.

Gecikmeli de olsa doğru olanı yapmaya başladı.

Bir yandan ekonominin, piyasanın sesine kulak vererek IMF ile anlaşmayı bitirdi. Diğer yandan ‘darbe tertipleri‘nin kokusunu almaya başladığı için de AB yolunda gaza bastı, 2004 yılı sonunda tarih aldı AB’den...

Kaç yıl üstüste büyüdü Türkiye. Aş ve iş sorununu çözüm yoluna oturtacak doğrudan yabancı sermaye akışı 2007’de yıllık 20 milyar dolara çıktı ki, bu neredeyse son yirmi yılın toplamına eşitti.

Demokratikleşme yolunda da önemli adımlar atıldı, AB’ye uyum açısından...

Sonra yine tavsadı işler.

İpe un serildi.

Şimdi yeniden bir hareketlenme dikkati çekiyor. Bir yıl önce yapılabilecek olan IMF ile anlaşma gecikmeli de olsa yola çıktı. AB ile ilişkilerde de bir şeyler olabilecek gibi...

Dileriz devam eder.


HASAN CEMAL
MİLLİYET