Serap Eser’le Aydın Erdem’e yazık, barışa giden yol böyle açılmaz!
Biliyorum, başkalarının yaşadığı acıları kendini onların yerine koyarak anlamak, hissetmek kolay değildir.
Bir başka güçlük vardır.
Kimileri de kendi yaşadıkları acılardan kopamazlar.
Paylaşmak da istemezler.
Çok derindir o acılar.
Öylesine derinlere gider ki, onlardan kopamadıkları gibi kopmayı da düşünmezler.
O yaralar kapansın istemezler.
Yaralar kapandığı vakit büyük bir boşluğa düşeceklerine inanırlar. Onun için de çok derine giden acıları sürekli yaşamaya devam ederler.
Belki bir başka deyişle:
Acılar ve hiç iyileşmek bilmeyen yaralar, onlar için bir hayat tarzı haline gelmiştir. Acılar olmaksızın hayat onlar için neredeyse anlamsızlaşır.
Geçen ay Boston’da, Harvard Üniversitesi’nde, Watertown’da bazı Ermenileri dinlerken de böylesi düşüncelere kapıldım.
Bir nokta geliyor, sana pencereleri kapanıyor. Kendi içlerine çekildiklerini hissediyorsun.
Tabii herkes böyle değildi.
Bu duyguların altında yatan nedenleri bir ölçüde anlayabildiğimi sanıyorum.
Ayrıca şunu söylemeliyim:
Acılara yalnız aklımı değil, kalbimi de açmaya çalışmam elbette herkesi rahatsız etmedi.
Eskilere ve büyük acılara uzanan Ermeni meselesinin nasıl biraz da böyle yanları varsa, bu bakımdan Kürt sorunu da farklı değildir.
Acılar, bazı Kürtler için de paylaşılamaz acılardır. Bir nokta gelir, onlar da sana pencerelerini kapatırlar. “Sen bizi anlayamazsın!” tutumunun dışavurumudur belki de bu...
Hissedersin bunu.
Kabuklarına çekilirler.
Çünkü o bazı Kürtler için de, bir kısmı çok taze olan derin acılarla yaşamak neredeyse bir hayat tarzı haline gelmiştir.
Acılarından kopmak istemezler.
Kopmak, belki onlar için de boşluğa düşmektir. Belki bu nedenlerle de kendilerinden başka kimseye güvenmezler.
Hele iş ‘devlet’e, ‘TC’ye gelince, onlara hiç güvenmezler.
Böylesine bir duygu ve düşünce dünyasının tehlikeli bir tarafından söz edilebilir:
Acıların tutsağı olmak!
Acıların ve geçmişin esiri olduğunda, ne yazık ki, ‘barış’ı yakalamak gitgide zorlaşır.
Hem kendi iç barışını...
Hem de toplumsal barışı...
İstanbul’da Serap Eser öldü, yanarak. 17 yaşında, lise öğrencisi... Diyarbakır’da Aydın Erdem öldü, kurşunla. 23 yaşında, üniversite öğrencisi...
Yazık değil mi?..
Gencecik insanlar öldüler.
İçiniz acımadı mı?
Barış mı istiyorsun?
O zaman taş atma!
Barış mı istiyorsun?
Molotof kokteyli atma!
Barış mı istiyorsun?
Parmağını tetikten çek!
Barış mı istiyorsun?
Silah bırak!
Barış mı istiyorsun?
Mayın döşeme!
Barış mı istiyorsun?
Şiddetten vazgeç!
Barış mı istiyorsun?
Af çıkart!
Barış mı istiyorsun?
Parti kapatma sakın!
Bakın önemli olan, öncelikle dağda silah seslerinin susmasıdır.
Önemli olan, artık dağdan ölüm haberlerinin gelmemesidir.
Önemli olan, Kürt sorununun şiddetle, silahla bağını koparmaktır. Önemli olan, sorunu dağdan indirip tüm boyutlarıyla ovaya, siyaset meydanına taşımaktır.
Biliyorum.
Her tarafa sorumluluk düşüyor bu konularda. Ama bildiğim bir şey daha var. Serap Eser’le Aydın Erdem’in bu genç yaşta ölümlerine duymuş olduğum derin acı...
Bu derin acı nedeniyle de İstanbul’da, Diyarbakır’da, Hakkâri’de, birçok ilimizde çocukları, gençleri ellerinde taşlarla, molotof kokteylleriyle sokaklara, meydanlara salanlara sesleniyorum:
Bu yaptığınız sorumlulukla bağdaşmıyor!
Yazıktır!
Barışa giden yol böyle açılmaz!
Bir elde silah, bir elde zeytin dalı ile yol almak bugün artık olanaksızdır.
Çıkmaz sokaktır.
Acıların ve geçmişin tutsağı olursak, bundan sadece barış ve demokrasinin önünde bunca yıldır dikili yüksek duvarın bekçileri memnun kalır.
HASAN CEMAL
MİLLİYET
Ekonomiden memnun musunuz?
Ankete Katıl
Trend Haberler
Eylül Öztürk'ün Yeni Sevgilisi Deniz Ozsoy Kimdir?
Kahramanmaraşlı emekli başsavcı küplere bindi: Kovarım seni buradan
Kahramanmaraş plakalı araç kaza yaptı! 3 kişi öldü
Kahramanmaraş'ta ailelerden Klinik Psikolog Mehmet Teber'e yoğun ilgi!
Kahramanmaraş'ta ilçe müdürü resmen değişti!
Muhlise Karagüzel Kimdir, Neden Tahliye Oldu?