Sabah gazetesinde yeni çalışmaya başlamıştım. 1992 yılı baharı.

Özal Cumhurbaşkanı, Cindoruk TBMM Başkanı.
Demirel Başbakan, İnönü Başbakan Yardımcısı’ydı. DYP-SHP koalisyonu vardı iktidarda. Ana muhalefet koltuğunda ise ANAP lideri Yılmaz oturuyordu.

Bir konunun üzerine gitmiştim:

Genelkurmay Başkanı’nın bizde de Avrupa demokrasilerinde olduğu gibi Başbakan’a değil, Milli Savunma Bakanı’na bağlanması...

İlk demeci Demirel vermiş, Savunma Bakanı’na bağlansın demişti. Ertesi gün Sabah’ın manşeti bu konuya ayrılmıştı.

Bir gün sonra Başbakan Yardımcısı Erdal İnönü de olumlu tepki vermiş, bu haber de manşete çıkmıştı.

ANAP lideri Yılmaz’ın muhalefet olarak böyle bir değişikliğe hazır olduklarına dair yaptığı açıklama da Sabah’ın birinci sayfasında büyük yer bulmuştu.

Son olarak Hüsamettin Cindoruk’un kapısını çalmıştım. TBMM Başkanı olarak böyle bir değişikliğin yapılabilmesi için kolaylaştırıcı rol oynayacağını söylemiş, bu da Sabah’ın manşetine çıkmıştı ertesi günü.

Memnundum halimden.

Çünkü, hem bir hafta boyunca yeni girdiğim gazetenin manşetlerinde dolaşmış, hem de demokrasi açısından iyi bir iş yapmıştım.

İktidarı oluşturan iki partiyle ana muhalefet partisinin evet dedikleri, Meclis Başkanı’nın olumlu baktığı bir değişikliğin gerçekleşmesine, yani Genelkurmay’ın Milli Savunma’ya bağlanmasına herhangi bir engel kalmadığını düşünmüştüm.

Yanılmıştım tabii.

Başbakan’ın, Başbakan Yardımcısı’nın, ana muhalefet liderinin, Meclis Başkanı’nın kapısını çalmış ve bunların yeterli olacağını sanmıştım.

Yanıldığım nokta buydu.

Oysa, kapısını çalmam gereken bir makam daha vardı:

Genelkurmay Başkanlığı...

Bu kapıyı ihmal etmiştim.

Nitekim bir süre sonra bu kapının müdavimleri seslerini yükseltmeye başlamışlar, burasının Türkiye olduğunu, bu ülkenin özel koşullarının bulunduğunu, böyle bir değişikliğe askerin kesin karşı olduğunu yazıp çizmeye, beni de eleştirmeye koyulmuşlardı.

Konu böylece ufak ufak buharlaşmıştı.

Bir gün TBMM Başkanı Cindoruk’un kapısını bir kez daha çalmıştım, merakımı yenmek için.

İktidarla ana muhalefetin olumlu tutumlarını kamuoyu önünde açıkladıkları, angaje oldukları bir konunun neden buharlaşıp kaybolduğunu sorunca, TBMM Başkanı Cindoruk, olanca içtenliğiyle ‘asker’i işaret etmekle yetinmişti.

Türkiye buralardan geliyor.

Siyasetin kendi doğal mecrasında doğrularıyla yanlışlarıyla akmasına izin verilmeyen bir memleket burası.

Uzun yıllardır öyle.

Siyaset kurumuna sürekli olarak dışarıdan müdahale edilmiş darbelerle, muhtıralarla.

Bu da normalleşmeyi önlemiş...

Askerin koyduğu bazı kırmızı çizgiler belirleyici olmuş, millet egemenliği, ulusal irade falan lafta kalmıştır.

Halkın oylarıyla seçilmiş bir parlamentonun bugüne kadar kendi içinde uzlaşıp bir sivil anayasa yapamamış olması acı değil mi?

Belki daha doğru deyişle, acıklı değil mi?

Yetersiz de olsa, gecikmeli de olsa Ak Parti hükümeti, Avrupa Birliği’ne uyumun da gereği olan bazı anayasa değişiklikleri için düğmeye basmış durumda.

Daha önceki yazılarımda da belirttiğim gibi, yetersiz, eksiği gediği olan bir girişim. Ama hiç yoktan iyidir diye düşünülebilir.

Ben bu kanıdayım.

Ama bakın, derhal bağrışıp çağrışmaya başladık.

Kıyamet kopuyor.

Sanki dünyanın sonu!

Çok sıkıcı.



HASAN CEMAL
MİLLİYET