Berlin’den, Wolfsburg’dan derbinin ayak sesleri!
BERLİN / WOLFSBURG- Volkswagen Arena yeni, gıcır bir stadyum. Böyle bir mekanda futbol maçı seyretmek gerçekten bir keyif. Ama maçtan keyif aldığım söylenemez.
Enayi bir maç...
Beşiktaş’la geçen yılın Almanya Şampiyonu Wolfsburg takımı Şampiyonlar Ligi’nde karşı karşıya. Kim bilir, belki de enayilik maçta değil, yeşil sahada Galatasaray olmadığı içindir.
Kendi kendime diliyorum:
“Seyrantepe de böyle olacak!”
Araya sızmış Fenerbahçe’li bir dost kafayı uzatıyor, gıcık bir kahkaha atarak:
“Evet evet olacak, 2057’de.”
“Sen pazar günü göreceksin gününü Saraçoğlu’nda.”
Kendinden o kadar emin ki...
Üstüne gidiyorum:
“Bu kez şeytanın bacağı kırılacak!”
Sahi, kırabilecek miyiz?..
Fenerbahçe’yi on bir yıldır yenemedik Şükrü Saraçoğlu’nda.
Şimdi unut bunu.
Futbol geçmişte yaşanmaz!
Önemli olan ‘bugün’dür.
Ayrıca her şeyin bir kırılma noktası var. Bu defa olacak bu iş. Frank Rijkaard’a, topçularımıza, Kaptan Arda’ya güveniyorum.
Galatasaray’ı seyretmek bu yıl hakikaten keyif veriyor. Son yıllarda böyle değildi. Ali Sami Yen’e ayaklarım geri geri giderek geliyordum.
İkinci yarı Beşiktaş daha canlı. Mustafa Hoca’nın takımı yensin istiyorum. Üstelik boynumda da Beşiktaş atkısı...
Fenerli dost takılıyor:
“Avrupa’da bir Fener maçı olsa takar mıydın sarı lacivert atkı?”
Evet diyemiyorum.
Doğuş Grubu’nun daveti. Etrafta çok sıkı Fenerbahçeliler var, başta Ferit Şahenk, Ergun Özen... Derbi aramızda başladı bile. Tüm espriler pazar günkü maç üzerinden.
Fena oldukları bir konu var.
Arada bir iğneyi oraya şöyle bir batırıyorum, geriliyorlar. Geçen pazar günü Gaziantep’ten son saniyede yediklerini o frikik golünü hatırlatanlara hiç de iyi bakamıyorlar. Bir anda donuklaşıyor bakışları, “Neydi o frikik golü, nasıl da zımbaladı tam doksana” deyince...
Hava çok soğuk esiyor.
Allah’tan Beşiktaş’ın Ferrasi’si var geride. Neredeyse tüm gedikleri kapatıyor savunmada. İkinci yarıda Beşiktaş biraz daha şanslı olsa, topçular biraz daha özgüvenle oynasalar, bir değil üç puan çıkabilirdi, yazık.
Kafam bu maçta değil.
Bizim derbiyi düşünüyorum.
Fener-Galatasaray derbilerine mahsus o bildik heyecan dalgası içimde daha şimdiden kıpırdanmaya başladı.
Bu kez yenecek miyiz?..
Bizim takım iyi takım bu yıl. Kolay gol pozisyonu bulup leblebi çekirdek yer gibi gol atabiliyoruz. Ama bir o kadar da kolay gol yiyoruz. Bir enayilik var orta sahada, savunmada...
Takımın futbol zekası oyun içinde ani düşüşler kaydediyor. Bir bakıyorsun, kendi sahanda boş koridorlar açılıvermiş. O koridorlardan kalemize hızla sarkıyorlar ve hiç beklenmedik goller yiyoruz.
Ama geçen pazar Fenerbahçe savunması da elek gibiydi Gaziantep karşısında. Özellikle ikinci yarı, hele sonlara doğru çok açık verdiler.
Bunun üzerinde fazla durma, şimdi hemen başlar Fenerli dostlar, “Ama Lugano yoktu, ama Alex yoktu” diye...
Maçtan önce Volkswagen fabrikasını gezerken 1960’lara, 1970’lerin başlarına nostaljik bir tur yaptım kendi iç dünyamda.
Kısa adı Çeto olan Cumhuriyet’teki Yazı İşleri Müdürüm Çetin Özbayrak’ın ‘vosvos’unu anımsadım. O sarı renkli, eski püskü şirin Volkswagen’ine hepimizi doldurur, sağa sola çarpa çarpa İstanbul gecelerinde gezdirir dururdu gazeteci milletini...
Yürüyen bantlarda işçilerden çok robotlar çalışıyor. Eyüp Can‘dan Japonların otomotivdeki üstünlüğünü dinliyorum. Bu arada dikkatimi çekiyor. Alman işçiler arasında bıyık bırakma merakı galiba yeniden nüksetmiş, müzedeki Yirminci Yüzyıl’ın başında çekilmiş fotoğraflardaki pos bıyıklar, pala bıyıklar gibi...
Islak bir Berlin gecesi.
Buz gibi esiyor.
Kendi başıma yürüyüşe çıkıyorum. Potsdamer Platz’da etraf bomboş, kimsecikler yok, ne güzel. Marlen Dietrich sokağını geçiyorum. Rahmetli babamı hatırlıyorum, severdi o kısık sesi...
Cadde boyunca iki dar çizgi!
Bir zaman iki dünyayı birbirinden ayıran Berlin Duvarı artık iki çizgi halini almış. 9 Kasım’da yirminci yılı kutlanacak duvarın, totaliter rejimlerin çöküşünün...
Ne çabuk geçiyor zaman.
Gece vakti aklıma takılıyor:
“Bazen mutluluğun yanıldığını düşünürüm.”
Bu yıl Nobel Edebiyat Ödülü’nü alan Alman yazar Herta Müller’in bir cümlesi. O klasik soru, neden yazdığı kendisine sorulunca diyor ki:
“Diktatörlük rejimi vardı o zaman... Sorgulandım, işkence gördüm. Yazmak, kendim olabildiğim tek alandı. Yazmak bana dayanma gücü verdi.”
Ödülü öğrendiği zamanki duygularını da şöyle tarif ediyor:
“Şu anda mutluyum. Ama kendimi kaptırmayacağım. Böyle bir mutluluğu neden hak ettiğimi bilmiyorum. Bazen mutluluğun yanıldığını düşünürüm. Belki de bunu hak etmiyorum. Bu kadar mutluluğu hak edecek ne yaptım ki?”(Taraf gazetesi Pazar eki, 18 Ekim 2009).
HASAN CEMAL
MİLLİYET
Ekonomiden memnun musunuz?
Ankete Katıl
Trend Haberler
İslam Memiş’ten Altın Yatırımcısına 2026 Uyarısı: "Manipülasyon Dönemi Başlıyor"
Rümeysa Eker Kimdir? Terme Belediye Meclis Üyesi Hakkındaki İddialar Neler?
Arda Öztürk Kimdir? Beşiktaş İddiaları ve Kariyeri
Aydın'daki vahşi cinayetin faili yakalandı! Yurt dışına kaçmak üzereydi
Muğla'da 3 gündür aranan yaşlı kadının cansız bedeni bulundu
Next