MUHTEREM “azılı yandaşlar” ve de sevgili “azılı karşıtlar”...
Müsaade ederseniz, bugün üç eski dostumu savunacağım:
Zahid Akman, Akif Beki ve Abdurrahman Dilipak...
Ama sakın şimdi kalkıp da bana...
“Dümen kırma zamanı geldi değil mi Ahmet Hakan? Zor oyunu bozar tabii... Hadi bakalım...” diye laf sokmaya kalkmayın.
Çünkü sizi temin ederim ki dümen falan kırdığım yok...
Benimki sadece ve sadece yapılan haksızlıklara karşı vicdani bir haykırış...
İnanmadınız mı?
Peki şu iki sloganı patlatsam?
“Türkiye karanlığa gidiyor... Kahrolsun sivil vesayet...”
Oldu mu? Tamam mı? İkna oldunuz mu?
O halde şimdi “üç eski dost” için hazırladığım “müdafaaname”ye geçebilirim:
ZAHİD AKMAN: Taraf Gazetesi’nin bir yazarı, Las Vegas’ta eski dostum Zahid Akman’ı, elinde purosuyla “bayanlar” arasında kumar oynarken görmüş... Kadın yerine “bayan” demeyi tercih eden yazarın verdiği bilgi bu kadar... Hepsi bir cümle... Tam da “Necip Fazıl kumarda basıldı” türünden bir dedikodu bu... Taraf Gazetesi de bu “sarsıcı” cümleyi hiç düşünmeden manşete taşımış... Ama detay yok... Fotoğraf yok... Taraf Gazetesi editörü, bunu yazan adama, “Kardeşim gördün de neden yanına gitmedin? Neden konuşmadın? Sen nasıl gazetecisin? Hani fotoğraf?” falan dememiş... Editör gerek duymamış ama ben duyuyorum: Kanıtlayın verdiğiniz bu bilgiyi... “Gördüm” demek yetmez, “puro”yu, “bayanları” ve de “kumar”ı kanıtlamanız gerekir...
AKİF BEKİ: Geçenlerde uzaktan tanıdığım biri, bana bir ihbarda bulundu: “Duydun mu? Akif Beki Nişantaşı’na dadanmış... Dün akşam kendisini Emre Ergani’nin yeni açtığı ‘Biber Bar’da gördüm.” Daha bu bilginin üzerindeki duman tüterken bir başka tanıdıktan telefon geldi: “Akif Beki şu anda İzzet Çapa’nın Longtable’ında... Hemen buraya gelmelisin.” Şunlara bakın hele... Nişantaşı’na ilk taşındığımda bana yaptıkları muameleyi Akif Beki’ye yapmaya kalkıyorlar... İhbarcılara sesleniyorum: Yağma yok! Akif Beki’yi size yedirmem... Biber Bar ya da Longtable sizin babanızın malı değildir... İsteyen herkes jet skiye biner kardeşim.
ABDURRAHMAN DİLİPAK: O benim ilk gençliğimin ilk hatibidir. Şehirlerden şehirlere, panellerden panellere koştururdu Dilipak... Özgürlükçü nutuklar atardı... Milli Görüş’çü hacı amcaları, tatlı sert bir dille paylardı: “Biraz şiir okuyun” derdi... Sonra hem devir değişti, hem de devri geçti Dilipak’ın... Ama işte tıpkı eski günlerde olduğu gibi yine konferanslara başlamış. Bu sefer Bodrum’a gitmiş. Diyanet çalışanlarının davetlisi olarak... İmamlara demiş ki: “Hakkınızı arayın... Greve gidin... İmamlar da grev yapar.” Ne güzel değil mi? Yetinmemiş, dindar kadınlara da seslenmiş: “Günde iki öğün yiyin... Kendinize bakın... Badi badi yürümeyin.” Gerçi erkeklere de “Siz de daha az kebap yiyin” falan dememiş ama tanıdığım Dilipak’ın “erkek egemen” bir yaklaşımı yoktur... Bir dahakine bunu da söyleyeceğinden yüzde yüz eminim.
Pişti oynayan monşerler
DIŞİŞLERİ Bakanı Ahmet Davutoğlu’nu kutlamak lazım...
Yanına 27 büyükelçiyi alıp Mardin’e gitti...
İki gündür fotoğrafları inceliyorum: Büyükelçilerimiz halay çekiyorlar, halkla temas kuruyorlar, kahvelerde vatandaşla pişti oynuyorlar. Başına poşu saranlar da var...
Yine fotoğraflardan anlayabildiğim kadarıyla, özellikle yeni Washington Büyükelçisi Namık Tan üstün bir performans göstermiş.
Demek ki neymiş?
“Monşer” deyip geçmemek lazımmış...
Ahmet Hakan Caddesi
GEÇEN gün Sayım Çınar’ı yanıma alıp yetiştiğim memleketim Silivri’ye gittim.
Silivri Belediyesi’nin “Çalışan Gazeteciler Günü” nedeniyle düzenlediği konferansa katılmak üzere...
Eski bir yerel gazeteci olarak, yerel gazetecilerle sohbet ettim... Karşılıklı sorunlarımızı anlattık...
Konferans bitince Silivri Belediye Başkanı Özcan Işıklar, sürprizi patlattı...
Dedi ki:
“Hemşerimiz Ahmet Hakan’ın adını ilçemizde bir caddeye vereceğiz. Belediye meclisimizde konuyu konuştuk... Meclis üyeleri de destek verdiler.”
Havaya girdim tabii...
Bilgiyi alan Sayım durur mu?
Telefonla ortak tanıdıklarımıza haberi vermeye başladı: “Ahmet Hakan’ın adı bir sokağa veriliyor.”
Hemen müdahale ettim: “Sokak değil oğlum cadde.”
Şaka bir yana...
Biraz düşününce, sevinmeli miyim yoksa hayıflanmalıyım, bilemedim...
Çünkü “bir caddeye isim olmak” belalı bir iş...
Aklıma kötü örnekler üşüştü:
Mesela bir an Kenan Evren gibi hissettim kendimi... Bir gün adımın o caddeden silineceğini düşündüm...
Mesela İznikli Cengiz Çandar’ın adının bir sokağa verildiğini, ancak daha sonra ismin oradan kaldırıldığını anımsadım... Yere düşmüş zavallı bir “Cengiz
Çandar Sokağı” tabelası... Ürperdim tabii...
Mesela Yalova’da yeni yapılan her türlü kamu binasına Yaşar Okuyan’ın adının verilmesi aklıma geldi... Antipatik hissettim kendimi...
Neyse... Durun bakalım, belki de Belediye Meclisi’nden çıkmaz karar...
Ahmet HAKAN
[email protected]
Ekonomiden memnun musunuz?
Ankete Katıl
Next