Umutlarıyla ölen insanlar için...

Hükümetten açıklama: Nâzım Hikmet'in 1951'de kaldırılan Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlığı iade ediliyor; ailesi isterse mezarı da Moskova'dan getirilecek...

58 yıl sonra gelen özür!

Sevinelim mi?..

Devletin onca yıllık hoyratlığından sonra kimselerin böyle bir jeste sevinecek hali olduğunu sanmıyorum.

Nâzım Hikmet'le birlikte bu toprakların yazarına çizerine bu ülkenin devleti yıllar boyu çok çektirdi.

Devletçe yaşatılan baskıların öylesine acı örnekleri vardır ki, bir seçim öncesi hükümetten gelen böyle bir Nâzım Hikmet haberi bende maalesef bir heyecan yaratamıyor.

Kayıtsız mı kalalım?

Bunu demek istemiyorum.

İyi bir gelişme...

Elbette görmezlikten gelinemez.

Ayrıca, son zamanlarda devletten güzel jestler yapılıyor.

Bu toprakların Yaşar Kemal'ine, Çetin Altan'ına devletin tepelerinden ödüller veriliyor.

Bir zamanlar böyle değildi.

Nazım Hikmet 'vatan haini'ydi.

'Moskova uşağı'ydı.

Yaşar Kemal'le Çetin Altan'a "Moskova'ya Moskova'ya!" diye bağırılırdı.

Mahkemeler onlar içindi.

Hapishaneler onlar içindi.

Devlet gibi düşünmedikleri için, devletin istediği gibi yazmadıkları için, devlet ve toplum düzenini sorguladıkları için, Türkiye'ye ve dünyaya eleştirel baktıkları için yıllar yılı baskı gördüler, yargılandılar, hapislere atıldılar.

Ama yılmadılar.

Özgürlüğün yollarını açtılar.

Bugün devlet orasından burasından demokrasiyle tanışmaya başladıysa, yazarıyla çizeriyle barışmanın utangaç, zoraki adımlarını denemeye koyulduysa, bunun arkasında Nâzım Hikmet'lerin, Yaşar Kemal'lerin, Çetin Altan'ların alın teri vardır.

Bu hiç unutulmasın.

Benim kuşağımın siyasal macerası, 1960'ların hemen başında Yön dergisi ve Nâzım Hikmet'le başlar.

Mülkiye'ye yeni girmiştim.

27 Mayıs'ın ertesinde, 1961 yılı sonunda Doğan Avcıoğlu'nun Yön'üyle birlikte 'solcu'luğa ilk adımlarımızı atıyorduk.

O dönemde Yön dergisi ek olarak verdiği 'Kurtuluş Savaşı Destanı'yla bizi Nazım Hikmet'le tanıştırmış, Türkiye'de de bir büyük tabuyu kırmıştı.

Umut dolu yıllarımızdı.

Nâzım Hikmet şiirleriyle içimizin bir yandan yaşama sevinciyle, öte yandan isyankar duygularla dolup taştığı yıllardı.

Hayatı ve dünyayı kendi hayallerimize göre yeniden kuracağımız konusunda en ufak bir kuşkumuz yoktu.

Nâzım Hikmet'e 'vatan satıcısı' diyenler, bizim 'sınıf düşmanı'mızdı artık...

Bir güzel insan, Mehmet Ali Aybar'ın sözünü anımsıyorum:
"İnsan umutlarıyla ölür!"

Öyle sanıyorum ki, Nâzım Hikmet de bu çok sevdiği hayata böyle veda etmişti, umutlarıyla birlikte...

Yıllar ve yıllar sonra Moskova'da bir bahar günü Ayşe'yle birlikte koca şairin kabrini ziyaret edip bir sap çiçek koymuş, içimiz burkulmuştu, büyük şair için güzel şeyler düşünürken...
Nâzım Hikmet ölmedi!

Hâlâ yaşıyor.

Büyük insanlar öldükten sonra da yaşar çünkü...

Ama sözcüklerin özgürce uçuştuğu bir düzen hala kurulamadı bizim ülkemizde.

Devlet hâlâ hoyrat!

Çünkü, bu devlet demokrasi ve hukukla tanışmaktan hâlâ kaçıyor.

Çünkü, bu devlet demokrasi ve hukuka hâlâ direniyor.

Onun için de, bu devleti demokrasi ve hukukun evrensel ilkeleriyle tanıştırmak öncelikli bir görev olarak hâlâ önümüzde duruyor.

Bu görevi ne kadar yerine getirirsek, umutlarıyla ölen Nâzım Hikmet'ten de o kadar özür dilemiş oluruz.

Hasan Cemal
[email protected]
Milliyet