Türk-Ermeni normalleşmesi: Yalnız sınırlar değil, kalpler de açılmalı!
BOSTON
Harvard Kennedy School’da, insan haklarıyla ilgili Carr Center’ın küçük bir salonu. Bir masanın çevresinde yirmi kadar akademisyenle sohbet ediyorum salı günü öğle vakti.
Konu, Türk-Ermeni ilişkileri. Konuşmama, ‘tutsak akıl’la başlıyorum.
Milliyetçiliğin, milliyetçi düşüncenin akılları nasıl tutsak aldığını, nasıl eleştirel düşünceye kapattığını, bazı resmi klişeleri bir toplumun kremasına bile nasıl kabul ettirdiğini, esir alınan beyinlerin bile devlet ezberleri dışında nasıl hiçbir şey düşünemediklerini anlatmaya çalışıyorum.
Nobel Edebiyat Ödülü’nün de sahibi olan Polonyalı şair Czeslaw Milosz’ın kitabı aklıma geliyor. 1980’lerde, Soğuk Savaş yıllarında okumuştum Tutsak Akıl isimli bu kitabı.
Çok etkilenmiştim.
Doğu Avrupa’daki totaliter rejimlerde tek tip düşünmeye zorlanan insanların ve bu konuda elde edilen başarıların güzel örneklerle anlatıldığı bu kitabı okuyunca, demokrasi kültürü nedir, çoğulcu düşünce nedir daha iyi kavramıştım.
Bundan söz ediyorum.
Psikiyatri alanında uzman olan, aynı zamanda insan haklarıyla soykırım dalında çalışmalar yapan, Harvard’dan yaşlıca bir akademisyen de, Milosz’ın ‘Tutsak Akıl’ kitabını çok sevdiğini söylüyor. Totaliter düşüncenin bir zamanlar en parlak beyinleri bile nasıl esir alabildiğine dair ilginç örneklere değiniyor.
Aklıma takılıyor.
Bir gün önceki Türk-Ermeni panelinden sonra yanıma gelen, kendi hikâyesini anlatan Ermeni kadını anımsıyorum.
Yıl 1969, İstanbul.
16 yaşında bir Ermeni kızı.
Avusturya Lisesi’nde okuyor. Ve bir gün tarih dersi sınavına girmeyi reddediyor.
Öğretmenine diyor ki:
“Bu tarih kitabında, Emin Oktay’ın kitabında bizler yokuz, Ermeniler yok. Bizler hayalet miyiz yoksa?.. Bizi yok sayan bir dersten sınava girmeyi reddediyorum.”
10 üzerinden 2 alıyor.
Sınıfta kalınca da ailesi tarafından okumak için Amerika’ya, Boston’a gönderiliyor.
Biliyorum.
Resmi tarih kitaplarımızın sayfaları arasında yalnız Ermeniler yok değil.
Kürtler de yok.
Aleviler de yok.
Dersim de yok.
1915 de yok.
Var diyebilir misiniz?
Sanmıyorum.
Bu duruma ‘yalanda yaşamak’ da deniyor. Oysa doğru olan ‘gerçekte yaşamak’tır. Tarihte ne olup bittiğini bilerek yaşamak gerekir.
Bir başka deyişle:
Tarihle yüzleşmek!
Tarihten kaçmak mümkün değildir. Gerçekleri sonsuza dek gizleyemezsin. Tarihin hakikatleri eninde sonunda insanı enseler, kurtulamazsın. Mesela son olarak Dersim ‘37 konusunda yaşandığı gibi...
Hiç kuşkusuz tarihe, geçmişe saplanıp kalmak da yanlıştır. Bu da insan aklının tutsak alınmasıdır. Ve ‘tutsak akıl’larla barış yakalanamaz.
Daha çok bunları anlatıyorum. Yalnız Türk tarafında değil, Ermeni tarafında da insan aklını tutsak alan milliyetçi düşünce ve söylemin varlığına işaret ediyorum.
Sonra sözü AB’ye getiriyorum.
Avrupa Birliği’nin bir barış projesi olarak, insanlığı kaç kez kana bulayan, insanlığa Holokost’ları yaşatan milliyetçiliğin aşılması için tarih sahnesine çıktığına işaret ediyorum.
Bu nedenledir ki, sevgili Hrant Dink’in bir hayalinin de AB olduğunu belirtiyorum. AB yolunda yürüyen Türkiye’yle Ermenistan’da demokrasi ve özgürlük çıtasının yükseleceğini, böylece ‘tutsak akıllar’ın ve ‘kilitlenmiş kalpler’in özgürleşeceğini düşünürdü Hrant Dink.
Haklıydı.
Şuna da değiniyorum:
Türkiye’yle Ermenistan arasında diplomatik ilişkilerin kurulması ve sınır kapısının açılması elbette çok önemli. Bunun için hem Ankara’da hem Erivan’da sergilenen ‘siyasal irade’nin takdir edilmesi lazım.
Ama bununla yetinmek olmaz.
Sınırlar açılırken, kalpler de açılmalıdır. Bu yapılırken, ‘soykırım’ tartışmasının ortamı esir almasının da önüne geçilmesi gerekir.
Bu söylediklerime bir noktayı daha ekliyorum.
Soykırım tarihçilerini kendilerini dışa kapatmak gibi bir tehlikenin beklediğini, bunun kendileri açısından bir kısır döngü yaratacağını, bu nedenle dışarı çıkıp örneğin ‘Türkler’le daha çok temas haline geçmeleri gerektiğini, bunun için ‘ortak platform’ların çoğalmasının Türkiye’yle Ermenistan, Türklerle Ermeniler arasında normalleşmeyi hızlandıracağını söyledim.
Son olarak da ekledim:
“Türkiye eski Türkiye değil. Türkiye’de demokrasiyi, özgürlükçü düzeni bugüne kadar kıskaca almış olan duvarlar ağır aksak da olsa yıkılmaya başladı. Kürt açılımıydı, Ermeni açılımıydı, Alevi açılımıydı, Ergenekon’du, askerin demokrasi içinde olağan yerine doğru kayışlarıydı, bütün bu gelişmeler Türkiye’de bir şeylerin iyiye doğru değişiyor olmasının işaretleridir, ciddiye alınmalıdır. Türkiye’yle ilgili olarak bardağın dolu tarafı ne kadar yerli yerine oturtulabilirse, Türkiye’yle ilişkilerde bunun gerektirdiği yapıcı tavırlar Ermeni tarafında ne kadar çok sergilenebilirse, normalleşme ve barış o kadar çabuk kapımızı çalar.”
Harvard’lı yazıların üçüncüsü yarına...
Hasan Cemal
[email protected]
Milliyet
Ekonomiden memnun musunuz?
Ankete Katıl