Yazmak, esrarlı bir dünyaya açılan sırlı kapı.

Gökyüzünden süzülen ince ve hassas renk huzmelerinin içerisinde büyüyen bir ışın demeti gibidir kelimeler. Hani şu Shakespeare’e atfedilen ünlü üçleme: “Kelimeler, kelimeler, kelimeler…”

Evet, kelimeler… İnsanı, var eden kelimeler… İnsanı, yok eden kelimeler…

Tüm varlığı, zamanı, olanı, olmayanı, en derin ifadeyle kuşatan kelimeler…

İlk insandan bu yana tüm tarih silsilesini içerisine alan o küçük ve minik noktanın, nokta nokta mürekkebe örülmesiyle oluşan her harfin derunûnda gizlenen kelimeler. Sonra bu gizli olan her bir ‘şeyin’ bilinmezliğini bilinir hale getiren kelimeler… Evet, her bir yazar; bu bilinmezliği, yani; meçhulü malûm hale getirmenin uğraşı içerisindedir.

Bu uğraştır düşünce köprüleri kuran, kavgayı bitiren ve topyekûn kelimelerin sihrinde birliği ve beraberliği aşılayan…

***

Bu cümlelerin ilhamı ile okudum “2’lem’i.” Okudukça okuttu kitap kendisini. Yazarı Makbule Nur Kurtul. 21 Ağustos doğumlu. Kitabın her bir mahzeninde gizlenmiş tüm parçalar, aslında kendi kafa kâğıdında yazılı olan kişisel özelliklerin içerisinde gizli.

***

Kitabın önsözünden: “Bu kitabı bizi kategorileştirmeye bayılan yalan dünya için yazıyorum, bunu ister dini açıdan ele alalım, ister ten rengimize göre, ister mal varlığımıza göre olsun, ya da ister Çerkez, ister çingene, ister Laz olalım… Türkiye bize mutlu mesut yaşamamız için yeter… Mottomuz hepimiz 1’imiz 1’imiz hepimiz için olmalı… Biz gökkuşağı gibiyiz, farklı renkleriz hepimiz. Birbirimize saygı göstermeden gerçek manada birbirimize sahip çıkamayız ve birbirimize sahip çıkmadan da bir yere varamayacağız aşikâr… (Biz beraber daha güzeliz ey Türk Gençliği)

***

Birlik ve beraberliğe her zamankinden daha fazla ilgi duyduğumuz bu günlerde, yukarıdaki satırlar yüreğimizin tam da merkezine su serpmekte…

***

Kitabın ismi 2’lem. Hani şu “modern insan” denilen varlığın her anında yaşadığı ‘2’lem’

Tıpkı karakterimiz Mert’te olduğu gibi…

Şairane ruha sahip olmasına ve üniversitedeki arkadaş grubunun çıkarttığı dergilerde yazılar kaleme almasına ve ciddi anlamda Edebiyat yeteneği olmasına rağmen, Edebiyat Fakültesinde olamama hazinliği… Böylesine sözel ve duygusal yanın ‘İşletme’ bölümünde olması Mert’in en büyük 2’lem’i değil miydi?

Aşktı bizi birbirimize bağlayan…

Tıpkı Mert ve Tuğba gibi…

Hani şu ‘duygularıyla saklambaç oynayan’ halin tezahürü içerisinde Tuğba’nın etrafında pervane olan Mert…

Tuğba’nın da emin olamama 2’lemi…

Yorulan Mert.

Yorulan hayatlar…

Sonuç hep aynı; 2’lem… Freud’un travmatizm vaziyetini her an hatırlatan 2’lem…

2’lemlerimiz bir tür travma…

Tuğba’nın konuşmasına dönelim;

“Çok mu zor hata yapmamak? Çok mu zor, kendin olmamak?

Git gide robot gibi yaşamaya mahkûm oluyoruz. Ne hissettiklerimizden çok ne yaptığımız önemli olduğu için davranışlarımız yeri geliyor bizi anlatıyor, bazen sabrımız kalmıyor. Sonda denilecek söz ilk cümlen oluveriyor, her zaman bir sıra var ve o sıra bozulduğunda eski manasına gelmiyor, aynen bir cümlede kelimelerin yerleriyle oynandığında bir şey ifade etmediği gibi…” (Kitaptan sayfa: 15)

**

Yazar’dan;

2 yüzlü insanlarla muhatap olmak zorunda kaldığınızda, hangi yüzüyle konuştuğunuza dikkat edin, şayet anı anını tutmayacağından size yaşatacak 2’lem kaçınılmaz olacak… (s.17)

**

Ya Avukat Ali ve Selin’in hikayesine ne demeli?

Yine 2’lem hep 2’lem..

**

Keşke dramasının fitilini ateşleyen Ömer ve Aybike’de 2’leme teslim…

Galiba insan denilen bu varlık hep 2’lem içinde…

Bir bu yan, diğeri öbür yan…

Hep düalist…

Hep İkici…