BEN istemez miyim?


12 Eylül Anayasası’nın değişmesini...


Sivil otoritenin güçlenmesini...


Partilerin leblebi dükkânı gibi kapatılmamasını...


12 Eylülcülerin koruma zırhından kurtulmasını...


Kadınlara pozitif ayrımcılık yapılmasını...


Sivilleşme için devrim niteliğinde değişiklikler yapılmasını...


Amma ve lakin... Gelin görün ki...


İtikatta “Evet” desem de...


Amelde “Hayır” diyorum.


Neden mi?


Bunun için elimde tam beş adet okkalı gerekçe var:


BİR: Yeryüzünün en şahane anayasasını da yapsanız, toplumsal uzlaşma aramadan yaparsanız maya tutmaz.


İKİ: “Köşeye sıkışmışlıktan kurtulmak” için atılan adımlara “taktik” denir, “reform hareketi” denmez.


ÜÇ: “Partimi kurtarayım” ya da “Yargıya karşı mevzi elde edeyim” diye demokratikleşme olmaz.


DÖRT: Araya “12 Eylülcülere yargı yolunun açılması” maddesini karıştırmaya “uyanıklık” denir, “reform hareketi” denmez.


BEŞ: Reformlar, “iktidarın elini güçlendirmek” maksatlı değil, “demokrasi çıtasını yükseltme” maksatlı yapılır.



Birand’ın erdemi


İKİ köşe yazarı kavga ederken araya girilmez.


Bu yüzden “Reha Muhtar/Mehmet Ali Birand polemiği”ne bodoslama dalacak değilim.


Haksızlık karşısında susmamak için, o “geniş kanatlı” kavganın sadece küçük bir kanadı hakkında bir şeyler yazacağım.


Olay şu:


Reha Muhtar, “Mehmet Ali Birand’a her açıdan çakma” iddiasıyla kaleme aldığı yazısının sonuna bir paragraf eklemiş.


İsim vermeden Birand’a soruyor:


“Hatırıma gelmişken sorayım... O günlerde (28 Şubat günlerinde A.H.) seni mağdur bıraktığını söylediğin generallerin çok yakınlarını, daha sonra sana bağlı işyerlerinde çalıştırmış olabilir misin?”

* * *


Yakından biliyorum:


Birand, vaktiyle kendisine zulmeden bir generalin kızını CNN Türk’te işe aldı.


Reha Muhtar onu ima ediyor.


Ve çok da ayıp ediyor.


Çünkü bu olay, Birand’ın eksi hanesine değil, artı hanesine yazılır. Hem de yıldızlarla süslenerek.


Neden mi?


Çünkü Birand, o konuda...


Çok erdemli ve çok profesyonel davrandı, kinine yenik düşmedi, olaylara “aşiret mantığı” ile yaklaşmadığını gösterdi, babanın yapıp ettiklerinden kızını sorumlu tutmadı.


Lütfen kayıtlara böyle geçsin.



TARAFLI TARAFSIZ


TARAFIM: Sabah Gazetesi’nin Fadime Şahin haberi, bal gibi de haberdir. Hem de süper bir haber... Siz bakmayın, “öyleydi/böyleydi” diye “bıdı bıdı” yapan meslektaşlara... Fadime fotoğraflarını kendileri ele geçirseydiler, “Aman Fadime Hanım’ı rahatsız etmeyelim, kendisine çok ayıp olur” türü kaygıyla hareket etmeyeceklerine bire bin koyarak bahse girerim.


TARAFSIZIM: Mehmet Ali Erbil ile Tuğba Erbil’in boşanmasında gazeteciler saflaşmış... Gazetecilerimizin ağırlıklı kısmı Mehmet Ali Erbil’den yanaymış... Tuğba Erbilci gazeteciler ise azınlıktaymış... Her tür saflaşmanın tam odak noktasında yer almama rağmen buradan ilan ediyorum: Ben bu olayın tarafı değilim.



Saba Tümer kahkaha atarken bana neler oluyor


Hey dostum! Ne var bunda bu kadar gülecek” diye yakasından tutup sarsmak istiyorum.


“Ama bu hiç komik değil” diye televizyona ayakkabı fırlatmak istiyorum.


“Kahkahanın güzeli yerinde atılanıdır” cümlesini iki yüz kere yazma cezası vermek istiyorum.


Sinirlerim bozuluyor... Somurtuyorum, kaşlarımı çatıyorum... Olan sakinleştiricilere oluyor.


Kahkaha atamaz hale geliyorum.



Mart sonunun insana yaptığı fenalıklar


Tuhaf bir yaşama sevinci kaplar her tarafımızı... Emre Aköz bile sempatik gelmeye başlar gözümüze.


Gezi planları yapılır, yeni örgütlenme modelleri denenir... Yaz sonunda “Artık gitmem” dediğimiz Alaçatı bile burnumuzda tüter.


Kapadokya’nın mağara otelleri, Şile’nin azgın sahili, Anadoluhisarı’nın yerli turizmi kışkırtan yapısı... Hepsi ama hepsi özlenir.


Hercaileşiriz... Durup dururken gülümsemeler, delikanlıyı bozacak hareketler, yüksek sesle şiir okumalar falan...


Çılgınlaşırız... O kadar ki Salih Memecan’ın başkanı olduğu yeni medya yapılanmasına üyelik başvurusu yapmaya kalkacak kadar...


Ahmet HAKAN
[email protected]