Geçenlerde, Taraf gazetesinde Ahmet Altan'ı okuyordum. "Vatan" sevgisi ile "insan" sevgisini mukayese etmiş ve "Benim için 'önce vatan' değil, önce insan" demiş.

"Vatan sevgisi nedir?" diye düşünmeye başladım. "Vatan" derken, aslında kimliksiz bir toprak parçasını kastetmiyoruz. Dostlarımız, hatıralarımız, umutlarımız ve en önemlisi "birinci sınıf vatandaş" olma duygumuz , "özgür yaşama" hakkımız, bu kavram ile ifade edilmekte. Yabancı bir memlekette, kendinizi kökünden kopmuş bir bitki gibi hissedersiniz; oraya ait olmadığınız bilinci, sizi ezik biri haline getirir.

Vatan, benim için, gecenin sessizliğinde yükselen ezan sesi, özgürlüğümü ifade eden Türk bayrağı, çeşitli ırklardan gelen ama Anadolu kültürüyle yoğrulmuş vatandaşlarım, Dede Efendi, Hacı Arif Bey, Ferhat Göçer; dolmadan içli köfteye, zeytinyağlı yemeklerden böreğe, pilava, kuru fasulyeye kadar binbir çeşit lezzetten oluşan OsmanlıTürk mutfağı, çeşitli memleket manzaraları ama özellikle, İstanbul boğazı ve Bodrum sahilleridir.

"Toprak, uğrunda ölen varsa vatandır." Güzel ama, vatan denilen toprak parçasına anlam kazandırmak için kan dökmek değil, sevgi tohumları ekmek daha doğru gibi geliyor. Bu yüzden, "İnsanı yaşat ki devlet yaşasın" felsefesini tercih ediyorum. Eğer bu anlayışı benimsersek, belki birbirimize daha çok bağlanırız, farklı kimliklere daha fazla saygı gösteririz.

Allah, kimseyi vatanından uzak düşürmesin. Aynı zamanda, Necip Fazıl Kısakürek'in deyişiyle, kimseyi, "öz vatanında parya" haline de düşürmesin.

Vatandan uzak

AK Parti milletvekili Zeynep Dağı ile İstinye Park'taki bir restoranda buluştuk. Avrupa-Akdeniz Parlamenterler Meclisi'nin Türk Grubu başkanı sıfatıyla iki günlük bir toplantı organize etmişti İstanbul'da; boş bir zamanından istifade ederek bir araya geldik. Dedikodu yapacak değiliz ya, onunla da "insan" ve "vatan" konusunu konuştuk. Dağı, Nâzım Hikmet'i hatırlattı, Nâzım'ın, topraksız kalmanın zorluğunu çeşitli şiirlerinde dile getirdiğini söyledi. Bir örnek vermek gerekirse...

"Karlı kayın ormanında / Yürüyorum geceleyin. / Efkârlıyım, efkârlıyım, / Elini ver, nerde elin? / Memleket mi, yıldızlar mı, / gençliğim mi daha uzak? / Kayınların arasında / Bir pencere, sarı sıcak. / Ben ordan geçerken biri: / "Amca, dese, gir içeri." / Girip yerden selâmlasam / Hane içindekileri..."

Zeynep Dağı, muhalif duruşu yüzünden vatan toprağından ayrılmak zorunda kalan ve ölümünden sonra bile Türkiye'ye kavuşamayan Nâzım Hikmet'in hissiyatını şu sözlerle ifade etti: "Nâzım, sisteme-iktidar odaklarına ters düşerek vatan hainliği de dahil olmak üzere, pek çok suçlamayı hiç hak etmediği halde taşımak zorunda kaldı. Orta Asya'dan gelip, Akdeniz'e bir kısrak başı gibi uzanan memleket, Nâzım'ın dizeleriyle bir coğrafya olmanın ötesinde, ete kemiğe büründü. Varna'dan, 'memleket, memleket' diye seslenişi, derin hasreti, muhalif olmanın somut diyetidir."

Merkez sağ

Merkez sağda toparlanma çabaları devam ediyor. Halk nezdindeki kredilerini kaybedenler, "emanetçiler" vasıtasıyla varlıklarını sürdürme gayretinde. Anavatan kongresinde, Mesut Yılmaz ve Erkan Mumcu'nun desteklediği Salih Uzun üçüncü turda genel başkan seçildi.

DP'de de, malum, Tansu Çiller'in desteklediği Süleyman Soylu işbaşında.

Uzaktan kumanda yerine Yılmaz, Mumcu ya da Çiller'in, aktif siyasete girişmesi daha doğru olacaktır.

Bu kadar yıpranan siyasi yapılar bir de "emanetçiliğin" yükünü kaldıramaz Bu arada, duyduk ki, DP Genel Başkanı Süleyman Soylu, Sadettin Saran'a "Gel partimize katıl" demiş. Saran ise, "Sıradan bir üye olmam, fakat genel başkanlığa varım" cevabını vermiş.

Merkez sağ için tren kaçtı mı, yoksa yeniden inşa edilebilir mi, bu konuda şu an için bir şey söyleyemeyiz. Yalnız mevcut isimlerle ne ANAP, ne de DP mesafe alabilir; bu kesin.

NAZLI ILICAK
SABAH
[email protected]