TARİHİMİZDEKİ üç büyük felaketi anlamadan, Milli Mücadele’yi ve cumhuriyetin evrim çizgisini kavramak mümkün olmaz; en azından eksik ve yüzeysel kalır.

Üç felaketin birincisi, 1876 Rus Harbi’dir. Namık Kemal, “Tuna vilayetini kaybedersek Rumeli’yi elde tutamayız” diye yazmıştı.

Plevne müdafaasıyla destanlaşan bu harpte “Düşman, Tuna’yı atladı” ve Tuna vilayetini kaybettik.

Daha kötüsü, düşman İstanbul kapılarına dayanmış, ne kadar zayıf olduğumuz anlaşılmıştı.

Tuna vilayeti ilk reformların Mithat Paşa tarafından yapıldığı en ‘gelişmiş’ yöremizdi; bu harpte kaybettik.

Abdülhamid zamanında Rumeli’yi ülkenin ana gövdesine bağlamak için eğitim ve ulaştırmada Rumeli’ye büyük önem verildi; zaten Osmanlı coğrafyasının en verimli topraklarıydı.

İttihatçıların hatası yüzünden Balkan Harbi’nde Rumeli’yi de kaybettik. İkinci felaketimiz budur. Kahraman Şükrü Paşa’nın Edirne müdafaası o harbin destanıdır.

Osmanlı’nın Rumeli’de döşediği 2383 km demiryolunu, Mehmet Akif’in ve Gazi Mustafa Kemal’in doğduğu toprakları, onları yetiştiren okulları bu harpte kaybettik!

Felaketlerin içinden

Bu iki felaket döneminde Balkanlar ve Kafkaslar’dan Türkiye’ye elli yıl içinde üç milyon Müslüman göçtü. Göçler felaketler içinde gerçekleşmişti ama bozkır Anadolu’ya yeni bir nefes, fikir hayatımıza yeni bir dinamizm getirmişti.

İkinci Meşrutiyet’te dışa vuran muazzam fikir birikimi... Okumuş kuşaklar... Ve “milli iktisat” hareketleri, ilk Müslüman şirketleri, Anadolu’da ilk fenni ziraat denemeleri, ilk ‘milli bankalar’, hepsi Birinci Dünya Savaşı öncesindeki elli yılın eseridir.

Fakat, üçüncü felaket olan Birinci Dünya Savaşı bunları mahvetti! Savaştan çıktığımızda okumuş nesiller büyük çapta şehit düşmüştü. Savaş, hastalık ve kıtlıklarda üç milyon nüfus kaybetmiştik. Bugün 70 milyonu barındıran Anadolu, o zaman 10 milyonu zor doyuran bir diyardı; bitkin, hasta ve mecalsiz insanların ıssız bir yurduydu.

Bu coğrafyada, felaketlerin içinden gelerek Milli Mücadele destanını yazan ve modern bir devlet kuran Mustafa Kemal Paşa’yla arkadaşlarına bir bakın. Onları yetiştiren okullara, fikirlere, ideallere bir bakın; göreceksiniz, kökleri 1880’lere kadar gitmektedir.

Nesillerin ruhu

Savaşı çok iyi bildikleri için Lozan’da barışmayı da bildiler. Kurdukları yeni devlet, 19. yüzyıldaki özlemlerimizin çoğunu gerçekleştirmişti; bağımsız, çağdaş bir ulus devlet, ve tabii kadın eşitliği... Öncelikleri böyle oluşmuştu... Metotları da kendi zamanlarının metotlarıydı. Seksen yıl önce neden bizlerin bugünkü önceliklerine göre davranmadıkları için onları suçlamanın bilimle, tarihle, insafla hiçbir ilgisi yoktur.
Tarihçi Charles Issawi, “Her nesil kendi öncelikleriyle düşünür” diyor. Her neslin sınavı, kendi önceliklerini başarmaktır.

Onlar kendi önceliklerini başardılar. Bize bağımsız ve modern bir ulus devlet bıraktılar. Bizim neslimizin öncelikli ödevi ise, geçmişe saplanıp kalmadan, bu devletin vatandaşları olarak Türkiye’yi çağın iktisadi refah ve siyasi demokrasi düzeyine ulaştırmaktır. Artık farklılıklarımıza saygı duyarak, çoğulcu demokrasiyi benimseyerek...

Cumhuriyetin evrim çizgisi budur. Bu evrim yeteneği sayesindedir ki, kurucusu Atatürk’ün sözleriyle “İlelebet payidar olacaktır.”

Taha Akyol
Objektif
[email protected]