Anayasa Mahkemesi'nin başörtüsü ve AK Parti hakkında verdiği iki karar, hâlâ tartışılıyor. Bence gözden kaçırılan çok önemli bir nokta mevcut. Yüksek Yargı, sadece, türban davasında anayasa değişikliğini esas yönünden incelemekle kalmadı, AK Parti dosyasında da, anayasanın yasama sorumsuzluğuyla ilgili 83'üncü maddesini sınırlandırdı; daha doğrusu yok saydı.

Milletvekillerinin, Parlamento çatısı altında sarf ettikleri sözlerden ve kullandıkları oylardan dolayı sorumlu olmamaları, demokrasinin bir gereğidir. Nitekim 83'üncü maddede şöyle deniliyor: "TBMM üyeleri, Meclis çalışmalarındaki oy ve sözlerinden, Meclis'te ileri sürdükleri düşüncelerinden, o oturumdaki Başkanlık Divanı'nın teklifi üzerine, Meclisçe başka karar alınmadıkça, bunları Meclis dışında tekrarlamak ve açığa vurmaktan sorumlu tutulamazlar."

Yasama sorumsuzluğu, milletvekillerinin görevlerini yaparken tesir altında kalmamasını, "Bir ceza alır mıyım?" korku ve endişesine kapılmamasını sağlamayı amaçlamaktadır.

Oysa Anayasa Mahkemesi diyor ki: "84'üncü madde, partisinin temelli kapatılmasına beyan ve eylemleriyle sebep olan Parlamento üyesinin milletvekilliğinin düşmesini öngörüyor. Demek, bir milletvekili beyan ve eylemleriyle özgürlükçü demokratik düzeni ortadan kaldırmayı amaçlıyorsa, yasama sorumsuzluğundan yararlanamaz."

Anayasa Mahkemesi bu yorumuyla, siyasetin alanını daraltmakla kalmıyor, milletvekillerini, düşüncelerini ifade edemez duruma düşürüyor. Anayasamız, yasama sorumsuzluğu kapsamında, Parlamento üyelerinin, sade vatandaştan çok daha özgür olmalarını amaçlamışken, Yüksek Yargı tam aksi bir sonucun doğmasına sebebiyet veriyor.

Kaldı ki, Anayasa Mahkemesi'nin laikliğe aykırı eylem ve söylem dediği, çoğu kez başörtüsünü destekleyen beyanlardan ibaret. Şu anda belki ekonomik kriz var; yeni bir tartışma açmak doğru olmaz. Ama, konu bu haliyle de bırakılamaz.

Parmağınızı oynatınız

Bir teklifim var. AK Parti kapatılmadı ama, "laiklik karşıtı" ilân edildi ve Hazine yardımı kesildi. Keşke, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi'ne (AİHM) müracaat edilse. AİHM, Hazine yardımının kesilmesinin yanlış olduğuna dair karar verirse, demokrasinin üzerindeki yük hafifleyecektir. Çünkü Anayasa Mahkemesi, kendisine göre bir laiklik yorumuyla konuya yaklaşıyor. Din ve vicdan hürriyeti kapsamındaki özgürleştirici çabaları da laiklik karşıtı diye değerlendiriyor.

Önümüzde bir de DTP'nin kapatma davası var. O davada, DTP, "şiddet" ile irtibatlandırılabilir ve Venedik Kriterleri'ne göre de kapatmaya meşruiyet kazandırılabilir. Peki DTP'nin kapatılması ülkemize yarar sağlar mı? Aksine, PKK'nın ekmeğine yağ sürülmüş olur. Çünkü DTP kapatılıyor ama, maalesef PKK kapatılamıyor. Ve PKK, tek muhatap olmayı her şeyden fazla istiyor. Üstelik bu şekilde, Batı dünyasında da, kaybettiği meşruiyet zeminini yeniden kazanabilir.

DTP'yi kurtarmak için acaba AK Partililer parmaklarını oynatıyorlar mı? Ben göremiyorum. Göreniniz var mı?

Şiirli rekabet

Numan Kurtulmuş da, Tayyip Erdoğan gibi şiirle mesaj veriyor.

Üstelik, "kimsesizlerin kimi" olduğunu söyleyen ve bu istikamette birçok hizmet yapan Tayyip Erdoğan'a karşı yoksulluk bayrağını dalgalandırıyor: "Değil mi ki çiğnenmiş, inancın en seçkini, / Değil mi ki yoksullar, mutluluktan habersiz, / Değil mi ki ayaklar altında, insan onuru, / Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru, / Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş, /.../ Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen'e"

Tayyip Erdoğan belki de aynı saatlerde Kırıkkale'de Neşet Ertaş'ın dizelerini okuyordu:

"...Rızasız bahçenin gülü derilmez / Kalpten kalbe bir yol vardır görülmez / Gönülden gönüle yol gizli gizli..."

Siyaset, böyle bir şey. Müşterek bir mazi ve aynı düşünceleri paylaşsanız bile, öyle bir an geliyor ki, yollar ayrılıyor. Bakalım Numan Kurtulmuş, Saadet Partisi'ni, AK Parti ile yarışacak bir düzeye getirebilecek mi? Belki de, rolü, sadece, AK Partilileri, yanlışları konusunda daha derin bir vicdan muhasebesine itip, siyasete çeki düzen verilmesini sağlamakla sınırlı kalır.

NAZLI ILICAK
SABAH