Osmanlı'dan Günümüze Ramazan Geleneklerimiz

Osmanlı'dan Günümüze Ramazan Geleneklerimiz

Türk  milleti diğer Müslüman toplumlardan farklı olarak Ramazana özgü bir kültür oluşturmuştur. 


Sosyal hayatın ve kültürel değerlerin oluşumunda en büyük fenomenin din olduğu gibi  her toplumun, kendi kültürel değerlerini dini yaşantılarına kattıkları da sosyolojik bir olgudur. Kendi kültürel değerleriyle dini değerlerini içiçe yaşayan Müslüman Türk toplumlarını buna en güzel örnek olarak gösterebiliriz. Şüphesiz Türk kültürel değerlerinin İslam diniyle en çok kaynaştığı ve bütünleştiği alan Ramazan ayıdır. Türk  milleti diğer Müslüman toplumlardan farklı olarak  Ramazan ayına  ayrı bir önem vermiş; onu en güzel şekilde yaşamış  ve Ramazana özgü bir kültür oluşturmuştur. Özellikle Osmanlı döneminde,  on bir ayın sultanı  Ramazan ayının,  toplum hayatında apayrı bir yere sahip olduğunu görmekteyiz.


Osmanlılarda üç aylar’ın girmesi ile  Ramazan hazırlıkları için önce zihni bir start verilirdi. Kandil geceleri de bu zihni start için en iyi fırsattı.  Ardından maddi hazırlıklar gelirdi. Ramazan’a girerken camiler, mescidler, evler, sokaklar ve çarşılar  hummalı bir temizlik faaliyetine şahit olurdu. İstanbul, Osmanlı İmparatorluğunun yönetim merkezi olması hasebiyle en zengin Ramazan kültürünün yaşandığı müstesna bir konuma sahipti. Bu cümleden olarak ilk defa  I. Ahmed zamanında Sultanahmet Camii minarelerine asılan mahyalar, Müslüman halkta kabul görmesi üzerine Osmanlı başkentinin  bütün camilerinde de  asılmaya başlandı.  Mahya üzerindeki yazılar genellikle dini içerikli olur, zaman zaman dönemin ruhunu yansıtan ifadelere de rastlanırdı. En çok rastlanan yazı “Hoş Geldin Ya Şehr-i Ramazan”; Ramazan sona ererken de “el-Firak” ya da “Elveda” gibi yazılar yazılırdı.


Ramazan ayı, Osmanlı toplumunda çarşı ve pazara hareketlilik getirirdi. Bu arada Ramazan ayında ekmek ve diğer gıda maddelerinin fiyatlarının artmamasına da özen gösterilirdi.


Osmanlıda iftar geleneği adeta bir şölen havasında gerçekleşirdi. Ne yemek yapılacağı ve hangi yemeğin ne zaman  yeneceği belliydi. İftar, öncelikle iftariyeliklerle açılır, ardından akşam namazı eda edilir, daha sonra da asıl yemek yenilirdi. Damak lezzetine hitap edecek tüm iftariyelikler ayrı ayrı yerlerden alınırdı. Çeşit çeşit peynirler¸ siyah ve yeşil zeytinler¸ farklı kaplarda gelen rengarenk mis kokulu reçeller¸ pastırma¸ hurma ve  bir Ramazan klasiği olan pide¸ iftariyeliklerin olmazsa olmazlarındandı.


Sahuryemeklerinde ise, mideyi yoracak etli yemeklerden ziyade, karnı bütün gün tok tutacak hamur işleri, pilav ve vücudun şeker ihtiyacını karşılayacak kurutulmuş meyvelerden yapılan hoşaflar yenirdi.


Hayatı bir şiir gibi derin ve estetik boyutta yaşayan ecdadımız, Ramazan adetlerini de bu minval üzere oluşturmuştur. Nitekim mahalle bekçileri ve davulcular, insanları sahura kaldırmak için kuru kuru davul çalmazlar, Ramazan manîleri de okurlardı.


Osmanlıya özel bir Teravih geleneği oluşmuştu. Teravih  namazlarında hangi selam arasında  hangi makamda ilahi okunacağı bilinirdi. Ramazanın ilk günleri “Hoş geldin”, “Merhaba ya şehri Ramazan” nakaratlı güftelerle Ramazanın gelişinden duyulan sevinç terennüm edilirken son günleri “Elveda” nakaratlı ilahilerle Ramazan’a veda edilirdi.


Teravihten sonra cami çıkışında ise hayır ehli kimseler, cemaate mevsimine göre çeşitli ikramlarda bulunurdu. Yazın soğuk şerbetler, kışın sahlep gibi sıcak içecekler ikram edilirdi.


Bu geleneğe Teravih şerbeti adı veriliyordu. Hatta Osmanlı devrinde bu iş için vakıflar bile kurulmuştu.


Bir infak medeniyeti olan Osmanlı’da padişahından tebasına kadar bütün insanlar imkânları nispetinde infak ve ikram gayretinde olurlardı. Hayır ehli kimseler büyük camilerin avlularında iftariyelikler dağıttırırlardı. Osmanlı’da özellikle Ramazan’da bir kimsenin aç kalması ve iftar edememesi mümkün değildi. Üstelik köşklere ve konaklara iftar için giden kimse talebe yahut gariban birisi ise ona diş kirası adı altında para da takdim edilirdi.


Ramazan ayına ait güzel bir diğer Osmanlı geleneği de borçlu olanların borçlarının silinmesiydi. Bu geleneğe göre Ramazan ayı gelince imkan sahibi müslümanlar herhangi bir dükkana giderek borcu olan fakirlerin borcunu ödeyip sildirirlerdi. Bu geleneğin diğer bir güzelliği ise borcu ödeyenin kimlerin borcunu ödediğini bilmemesi ve gurura kapılmaması idi. Diğeri ise borçlunun borcunu ödeyeni bilmemesi ve minnet altında kalmaması idi. Bu gerçek, zerafetin gereği olarak görülürdü.


Atalarımız çocukları oruca alıştırmak için bir yol bulmuşlardı: Oruç tutabilen çocukların oruçları anne-babaları tarafından satın alınırdı. Tam gün oruç tutamayacak kadar küçük olan çocuklar ise, sahura kalkarlar, acıkıncaya kadar  oruca  devam ederdi. Sonra annelerinin hazırladığı sofralarda yemeklerini yerlerdi.


Yine bir Ramzan geleneği olarak Divan Şairlerinin Ramazan ayının gelişini tebrik için yazdıkları, pâdişâh, vezîr ve diğer ileri gelenlere takdîm ettikleri şiirlere Ramazaniye denirdi. Bu şiirlerde; Ramazanın özellikleri ve fazîletleri, ilgili âyet ve hadislerin ışığında anlatılırdı.


Ramazanın sünnetlerinden biri olan mukabele okuma geleneği, Osmanlılarda da yaygın bir gelenek halindeydi. Mukabele, camilerde, büyük konaklarda ve bazı evlerde okunurdu. Ay boyunca güzel sesli hafızların okuduğu Kur’an-ı Kerim Ramazan ayı sonuna gelindiğinde hatmedilmiş olurdu.


7 asır gibi uzun bir süre dünya egemenliğini elinde tutmuş ve her sahada olduğu gibi kültürel sahada da dünyaya damgasını vurmuş Osmanlı imparatorluğunun Ramazan gelenekleri tabi ki bu anlatılanlarla sınırlı değildir. Ancak biz en önemli olanları ve Osmanlıdan günümüze dek  hayat bulan Ramazan geleneklerini anlatmakla yetindik.


Şerefli ecdadımız Osmanlının oluşturduğu Müslüman Türklere has Ramazan geleneklerimizi unutmamak ve onları ilelebed yaşatmak biz müslümanların tabii görevidir. Şanlı tarihimize ait bu geleneklerimiz tarih süreci içinde  zaman zaman zayıflasa da  o günden bugüne yaşaya gelmiştir. İftiharla söyleyebiliriz ki, son zamanlarda Ramazan geleneklerimiz, eskileri aratmayacak düzeyde, hatta daha fazlasıyla Türkiyemizin her bölgesinde  yaşandığı ve yaşatıldığını görüyoruz.


Osmanlılarda olduğu gibi günümüz Türkiyesinde de ramazan hazırlığı olarak  Cami  ve mescidlerimiz temizlenir, gül suyu ile yıkanır ve misk kokularıyla kokulanır; keza  evler, cadde ve sokaklar temizlenerek  on bir ayın Sultanı Ramazan ayı karşılanır.


Yine günümüzde Ecdadımızın ruhlarını şad  edecek şekilde serhat şehrimiz İstanbul başta olmak üzere, güzel Türkiyemizin her yöresinde başta belediyelerimiz olmak üzere bir çok resmi ve sivil kuruluşlarımız tarafından Ramazan çadırları kurulmakta ve  binlerce insana iftar verilmektedir. Böylece Ramazan çadırlarında ihtiyaç sahipleri hatırlanmakta, toplumsal dayanışma ve yardımlaşmanın en güzel örnekleri sergilenmektedir. Hatta son zamanlarda  hamiyet sahibi zenginlerimiz tarafından halka yardım amaçlı kurulan vakif ve derneklerimiz, Ramazan ayında fakir ailelere paketler halinde çeşitli  yardımlar yapmaktadırlar. İster resmi kurumlarımız tarafından,  ister özel kurumlarımız tarafından olsun ramazan ayında gerçekleçtirilen bu sosyal faaliyetler ülkemiz ve geleceğimiz açısından ümit ve güven verici ve alkışlanması gereken güzel gelişmelerdir.


Osmanlıdan günümüze gelişerek devam eden ramazan geleneklerimiz, Yüce dinimiz İslamın infak etme espirisinden ve Türk milletinin mayasında olan yardımseverlik ülküsünden  esinlenerek ve sırf  hasbi mulahazalarla oluşturulmuş ibadet ruhu ağır basan; devletle milleti, zenginle fakiri ve toplumun bütün katmanlarını bir arada tutmayı amaçlayan sosyal yardımlaşma ve dayanışma  faaliyetleridir.


Bu vesileyle rahmet ve bereketin sembolu olan Ramazan ayının ülkemize ve İslam alemine birlik, beraberlik ve dayanışma ruhu getirmesini diliyor ve bu ramazanda  hiç kimsenin, kimsesiz kalmamasını temenni ediyorum. Saygılarımla.            


Ahmet ALTINTAŞ
Uzman Vaiz - Kahramanmaraş İl Müftülüğü


                                                           


 

Güncelleme Tarihi: 02 Temmuz 2014, 10:45
YORUM EKLE
SIRADAKİ HABER

banner23

banner66

banner63

banner67